h Dolar 8,4705 %-0.55
h Euro 10,2921 %-0.55
h Altın (Gr) 501,08 %0,37
h Bitcoin 408201 %-2.31659
a İmsak Vakti 02:00
a
Av. Jinju

Av. Jinju

06 Mayıs 2021 Perşembe

Bir Kadına Aşık Oldum!

Bir Kadına Aşık Oldum!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir kadına aşık oldum! Evet yanlış duymadınız, bir kadına. Bir dizi karakteri olan Bayan Maisel’a sanırım aşığım. Ben hayatımda bu kadar sempatik, akıllı, cilveli, yaramaz bir dizi karakteri gördüğümü hatırlamıyorum. Şayet gördüysem de aşktan başım dönmüş, hatırlamıyorum.
Bayan Maisel, Prime Video’nun fısssstık gibi dizisi The Marvelous Mrs. Maisel’ın başrolü. Canı. Ciğeri. Şimdilik 3 sezondan oluşan dizi 1950li yıllarda New York’ta geçiyor. Biricik Maisel’ımızın dizinin adından da anlaşılacağı üzere ne kadar “Marvelous” olduğunun hikayesi.
Maisel eşi ve iki çocuğuyla birlikte mutlu mesut bir yaşam sürerken hayatı, kocası Joel’ın başarısız komedyenlik kariyeri nedeniyle değişikliğe uğruyor. Ama bu herkesin isteyeceği türden bir değişiklik! Maisel’ın hayatındaki aksiliklere tepkisi o kadar güçlü ki. Benzer şeyleri yaşasam yıkılırım sanırım, o yıkılmıyor. Her zaman mutlu, her zaman enerjik, her zaman çok güzel. Maisel’ı övmeden diziyi anlatamadığımı fark ettiniz mi?


Dizinin henüz iki sezonunu izleyebildim. İkinci sezon final bölümünün final sahnesinde biricik aşkım Bayan Maisel benim tasvip etmeyeceğim bir hamle yaptı. Evet bana soracak değildi ama kalbimi kırdı. Sana güvenmiştim be Maisel. Neden yaptın bunu? Bu nedenle üçüncü sezona başlayacak cesareti kendimde bulamadım henüz. Hala kalbim kırık. Ama üçü izlediğimde ona da bayılacağımdan, aşkımın katmerlenerek artacağından eminim!
Bu arada dizinin ikinci sezonunda karşımıza kim çıkıyor dersiniz? CHUCK! Evet eski CNBC-e dizilerinden tanıyıp sevdiğimiz Chuck Bartowski büyümüş de Bayan Maisel’ımla beraber dizi çeviriyor. Sanırım karakterleri bu kadar benimsemeyi bıraksam iyi olacak.

Dizinin dördüncü sezon çekimleri pandemi yüzünden sekteye uğrayınca yayım tarihi biraz gecikmiş. Ancak kulağıma gelen haberler Kasım 2021’de yeni sezonun ekranlarda olacağı yönünde. Sabırsızlıkla bekliyorum sevgili Bayan Maisel. I will always love you çiçeğim.


Devamını Oku

Amerika’nın En Çok Nefret Edilen Kadını Film İncelemesi

Amerika’nın En Çok Nefret Edilen Kadını Film İncelemesi
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Risk budur köşemize hoş geldiniz sevgili film severler. Madalyn Murray O’hair’in gerçek yaşam öyküsünü anlatan filmin güncel IMDb puanı 6,1.

Konusu

Film ateist bir kadının önce oğlunun okulundaki sabah duasının kaldırılmasını istemesiyle başlıyor. Çünkü Madalyn’e göre dinsiz ya da Yahudi çocuklar neden sabahları Hıristiyan duaları etsinler ki? Yüksek mahkeme kararıyla sabah duası okullardan kaldırılıyor. Madalyn’in Ameriakalıların nefretini toplama süreci de böylelikle başlamış oluyor.
Zaman içerisinde işleri ilerletir Madalyn. Amerikan Ateistleri derneği kurar. Çevresi genişler. Çekler yazılmaya başlar. Madalyn servetine servet katar. Kadının sert tavrı konuşması ailesi de dahil herkesi rahatsız etmektedir . Ölmesini bile isteyenler vardır.
Yıllar geçer TV şovlarına katılır, adını her yerde duyurmayı ve insanların nefretini kazanmayı başarmıştır. Bir gün Madalyn oğlu ve diğer oğlundan olan torunu kaçırılır. Ama kimse onları aramaya tenezzül etmez. Hem sevilmedikleri hem de ara sıra böyle ufak kaçamaklar yapıp ortadan kayboldukları için. Bunu yalnızca yanlarında çalışan bir siyahi bir eşcinsel (bu ayrıntıyı neden verdim ben de bilmiyorum) olağandışı bulur. Ve polise haber verir. Nihayetinde fidye için kaçırıldıkları ortaya çıkar. Kimin kaçırdığını ve sonunda olanları izleyip öğrenebilirsiniz. Hahahah.

Gelelim İncelememe

Öncelikle Madalyn gerçek bir aktivist. Ruhu böyle. Sırf dinlere değil, her konu için karşıt ve insanlığa saygılı bir duruşu var. Eğer Müslüman olsaydı gerçek bir mümin olabilirdi. Bence böyle. En azından filmde bana bu geçti. Gerçekte nasıl biridir, filme ne kadar yansıtılmıştır bilemem.
Katıldığı bir TV programında şöyle diyordu “Ölünce mezar taşıma şunlar yazsın. Ben öncelikle bir kadınım. Kadın olmayı çok sevdim. Sonra bir anneyim. Anne olmayı çok sevdim. Ve ben bir büyükanneyim. Büyükanne olmayı çok sevdim.”
Bu düşüncedeki bir kadının sırf ateist diye kötü olarak adlandırılması bana yanlış geliyor. Üslubu evet çok kötü. Aşağılayıcı bir tavırla konuşuyor herkesle. İncil’i yırtıyor ki bu evet biraz linç edilmesi için yeterli bir sebep olabilir.
Film durağan tabii ki, çünkü gerçek bir hikaye. Gerçek Madalyn’in fotoğrafını ise son sahnede görüyoruz sadece. Film içinde kendisine yer verilmiyor.
Bence filmin düşük puan alma sebebi, sonunu vurucu bitirmemeleri. Ama ne yapılabilirdi, olmayan da anlatılamazdı. Zaten kaçırılması ve 15 gün alıkonulması yeterince feci bir durumdu.
Ve son olarak kendisi içim söyleyebileceğim son şey şudur ki “Hakkındaki suçlamaları onur madalyası gibi taşıdı”.
İyi seyirler.!

Devamını Oku

Nuh Tepesi İnceleme

Nuh Tepesi İnceleme
2

BEĞENDİM

ABONE OL

2019 yapımı 7.4 IMDb puanlı bir filmle karşınızdayım sevgili film severler.
Başrollerini Ali Atay ve Haluk Bilginer’in birlikte paylaştığı filmimiz, benden de benzer bir not aldı .
Kısaca konusunu aktarayım sizlere.

Konusu

Ömer (Ali Atay) ve babası İbrahim (Haluk Bilginer) beraber köylerine gidiyorlar. Çünkü İbrahim’in tabiri caizse 3 günlük ömrü kalmış. Ve kendisini küçükken diktiği bir ağacın dibine gömdürmek istiyor. Baba oğul pek muhabbetli değiller. Babası zamanında annesini ve oğlunu bırakıp Fransa’ya başka bir kadın için gidiyor. Oğlu burada ruhen yıkılıyor. Dayılarıyla zor zamanlar geçiriyor. Babasına hep nefret duyuyor ve bu sebeple de annesine bile kötü davranıyor.
Ömer’in bu yıkık hali evliliğine de yansıyor haliyle. Karısıyla boşanmak üzere ve üstelik karısı doğurmak üzere.
Gel gelelim köye varıyorlar. Ama ne görsünler. İbrahim’in diktiği ağacı, köy halkı tövbe haşa Allah dikti deyip ağaçtan medet umuyorlar. Turistler bile gelip ziyaret ediyor. Köydeki bir takım uyanık esnaf da bu işten ekmek yiyor haliyle.
Fakat İbrahim ısrarla ağacı ben diktim, parsel de benim aileme ait diyor. Ağacı İbrahim’in diktiğine tek şahit de rahmetli babası. Oğlu tapuda falan bayağı bir uğraşıyor işin aslını ortaya çıkartmak için. Ama belgeler güya bir selde kaybolmuş. Sadece Nuh Tepesi’nde olan tapular yanmış ne hikmetse. Neyse efendime söyleyeyim, Ömer sinirleniyor ağacı yakmak istiyor falan. Babası bazen yakmak istiyor. Ama yapmıyorlar. İşi usulüne uygun çözmeye çalışıyorlar. Ama ne fayda. 3 günlük ömrünün 3.gününe geliyor İbrahim. Oğlu babasının vasiyetini yerine getirip, babasını ağacın yanına gömüyor bir gece vakti ve filmimiz sona eriyor.
Şimdi gelelim benim yorumlarıma.

İnceleme

Yahu Haluk Bilginer sen nasıl da güzel yakışıyorsun böyle sorumsuz aklı git gelli yaşlı baba rollerine. Vallahi sırf bu rolü oynamak için doğmuş gibisin. Love u.!
Ali Atay ise 1 yıllık küfür kapasitesini bu filmde harcamış misali, uçan kuşa dağa taşa sövüyor. Eminim aşırı rahatlamıştır. Valla o sövdükçe bana bile bi oh be dünya varmış hissi geçti.
Sorumsuz bir baba, yaşanmamış bir çocukluk insanın hayatını mahvetmeye yeter gibi. Bu konu çok derin işlenmese de, Ömer’in bakışları bize bu duyguyu fazlasıyla yaşatıyor.
O insanlar da biliyor ağacın bir esprisi olmadığını. Ama o insanları yaşatan umutlarıydı. Ve bunun ellerinden alınmasını istemiyorlardı. Kendilerince haklılar.
Esnafın söylediği bir laf vardı. “madem bu ağacın olduğu arazi babanın ailesine ait, ama 50 yıldır vu toprağa biz baktık. Bu çocuğun babası biziz. Şimdi bir adam çıkıp diyor ki, bu çocuğun babası benim. Be mübarek, madem babası sensin, 50 yıldır neden halini hatrını sormadın. Neden 50 yıldır gelip bir damla su vermedin”
İşte burda İbrahim’in karakterini de görüyoruz. Ama ne fayda. Ölen öldü, giden gitti.
Ya bir ara benim diktiğim ağacın yerinde bir taş vardı falan demişti babası. Öldüğü yerde de bir taş gördüm. Belki de diktiği ağacı bulmuştur bilemedim. O kısmı da siz çözün, sonra bana yorum yazarsınız. Eyyorlamam bu kadar. Herkese iyi seyirler dilerim.
Bu arada Ali Atay tribeca film festivalinde bu filmle en iyi erkek oyuncu ödülünü kaptı. Duymayanlara iletelim.

Devamını Oku

Kağıttan Hayatlar

Kağıttan Hayatlar
1

BEĞENDİM

ABONE OL

6.6 IMDb puanlı filmlerle risk budur köşemize yeniden hoş geldiniz. Benden anca 5 oynar bu filme, o da set ekibine falan.

Gelelim kısaca bir konusuna.

Sokaktan kağıt toplayarak hayatını idame ettiren Mehmet (Çağatay Ulusoy), bir gün bir çocuk buluyor çöplerin içinde. Çocuk diyor ki, abi beni polise verme (İbo ile Güllüşah). Mehmet de tamam diyor. Ben seni bakarım kimseye söylemem. Çocukla beraber yiyip içiyorlar. Ona bir oda veriyor. Kendi de böbrek hastası bu arada. Kan işiyor kızılcık şerbeti diyor falan. Zaten biriktirdiği para da böbrek nakli içinmiş. Çocuğa çok bağlanıyor. Kimseye laf ettirmiyor. Yüzmeyi öğretiyor. Nihayetinde bir gün kafasına esiyor, hadi sizin eve gidelim annene haber verelim diyor çocuğa.

BUNDAN SONRASI YÜKSEK DOZ SPOİLER İÇERİR

Çocuk ilk başta annesine gitmek istemese de Mehmet onu götürüyor. Zaten burdan sonra anlıyoruz bir işler döndüğünü. Ay meğerse bizim Mehmet şizofrenmiş. O çocuk aslında kendi çocukluğuymuş. O gittiği ev de kendi eviymiş. Annesi bunu çocukken üvey baba dayağından kurtarmak için çöpe atmış. Kaç demiş, kurtar kendini, gelme geri. Öyle bizim gariban babası Turgay Tanülkü Mehmet’i bulmuş. Bakmış, beslemiş sağ olsun. Mehmet’in de evinde su akmıyor ama cebinde akıllı telefonu var. Sormazlar mı? 😀

İNCELEME

İçim şişti izlerken, 3 güne yayıp izledim. Ağlamak istiyorum ama ağlayamıyorum. Klişelerden nefesim kesildi. Konu nerde patlayacak diye bekliyorum. E bekliyorum. Ama patlamıyor bir türlü. Minik ağlak sevimli bir çocuk koyalım, arkada Selda Bağcan çalsın, arada Müslüm, bu millet yer, yediririz demişler. Ama ben yemem.
Ortada bi konu olsun önce. Sırf adam şizofren diye, küçükken üvey babası dövdü diye, anası kurtaramadı gidip çöpe attı diye, adam böbrek hastası diye ağlayamaz bu millet! Millet Kırmızı Oda izliyor artık. Ne acılar ne acılar…

Yani bu filmi çekme amacı tamamen Çağatay Ulusoy olsun da izlensin. Ağlatırız kesin izlenir. Tamamen ticari amaç. Bir sanat, bir icraat, bir konu yok ki. Biz neyi izleyelim? Bir filmi izlerken, bir kitabı okurken, bir iş yaparken bakar insan önce bana ne faydası var, ne kazanabilirim, ne öğrenebilirim diye. Yahu burada ben ne öğrendim diye düşünüyorum. Ben biliyorum zaten birileri çocuklara zulmediyor. Birileri kadınları dövüyor. Abartıp öldürüyor. Ama bunu bana öyle bir harmanlayıp anlat ki beni içine alsın. İçimdeki aktivisti uyandırsın.
Yoksa böyle dövmüş anası sokağa atmış, o da şizofren olmuş. Arada kafası gidip geliyormuş. Kendi çocukluğunu misafir ediyormuş hayatına falan. İyi hoş tamam. Ee? Sonra? Sonrası bu kadar işte. Netfilişte kalite yine yerlerde.
Keyifli seyirler!

Devamını Oku

Bana Kim Olduğumu Söyle!

Bana Kim Olduğumu Söyle!
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Merhabalar sevgili okurlar.
Seyir yolculuğumuz Netflix’in film tadında belgeselleriyle devam ediyor. IMDb puanı 7,6 olan Tell Me Who I Am (Bana Kim Olduğumu Söyle) belgeseli gerçek olması, oyuncuların olayı bizzat yaşayanlar olması, gerçek görüntülere yer verilmesiyle ilgimi çekti. Yalnızca 85 dakika olan bu belgeseli kafamı dağıtırım diye izlemeye başladım. Dağıtmadı. göz yaşlarım sel oldu aktı a dostlar!

Konusu

Alex ve Marcus birbirini çok seven, ömürleri boyunca birbirlerinden kopmamış ikizler. Alex 18 yaşındayken bir trafik kazası geçiriyor ve yoğun bakımdan hafızasını kaybederek çıkıyor. Uyandığında elini tutan Marcus’u tanıyor yalnızca. Yatağın hemen yanında onun uyanması için bekleyen öz annesini dahi hatırlamıyor. O andan sonra kaybettiği hafızasının, boşalan anılarının yerini Marcus’un anlattıkları alıyor. Bir bebek gibi Marcus ona nasıl giyineceğini, ayakkabılarını nasıl bağlayacağını, yemeğini nasıl yiyeceğini, evlerindeki eşyaların yerini, sağlıklı bir bireyin gündelik işlerinin tamamını baştan anlatıyor.
Marcus sayesinde Alex gerçek bir yetişkin oluyor. Ne yazık ki bu gerçeklik uzun sürmüyor. Alex bir yerden sonra Marcus’un ona anlattıklarının tamamının gerçek olmadığını, bazı sırlar olduğunu fark ediyor. Marcus Alex’ten sırlar saklıyor.

İnceleme

Belgesel başlangıçta fazlaca durağan gelmişti. Olaylar akıp nihayet Marcus’un sır sakladığı, Alex’in bu sırrı öğrenmeye çalıştığı aşamaya geldiğinde bu durağanlığın faydasını gördüm. Evet. Göz yaşlarımı silecek vakit verdi bana durağan sahneler.
Bahsettiğim sırrı Alex bu belgesel çekimi esnasında hala bilmiyormuş. Marcus’un ona anlatacak cesareti yok. Önce bize, kameralara anlatıyor. “Bunu neden bilmek zorunda olduğunu anlamıyorum.” diyor Alex’e. Kardeşinin öğrenmesinden korkuyor ama maalesef. Alex’le beraber, Marcus’un gerçekleri anlatışını izliyoruz. Allah’ımmm.. Bu nasıl dram, nasıl hayatlar var, nasıl aileler var diyoruz. Ardından sahip olduğumuz her şeye şükrediyoruz. Zaten kötülüklerle dolu bu dünyada insanın en yakınlarının böyle vahşileşmesine çok üzülüyoruz. Marcus ve Alex’e geri kalan ömürlerinde mutluluk, sağlık, mental açıdan sağlıklı bireylerle uzun bir ömür diliyoruz!

NETFLİX TELL ME WHO I AM İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN

Devamını Oku