X

Sabahattin Ali – Kuyucaklı Yusuf

Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin 1937 tarihli ilk romanı ve benim de Sabahattin Ali’den okuduğum ilk roman. Ayrıca roman, 1985 yılında Feyzi Tuna tarafından aynı adla sinemaya uyarlanmış.

Nazilli kaymakamı Selahaddin Bey, Aydın’ın ilçesi Kuyucak’ta bir cinayet mahalline vardığında anne babasının yanında sessizce ve metanetle bekleyen dokuz yaşındaki Yusuf’u görür. Biraz konuştuğunda çocuğun kimsesinin olmadığı anlar ve onu evlat edinmeye karar verir. Selahaddin Bey, kendisinden yaşça küçük Şahinde isimli bir hanımla evlidir ve birbirinden çok farklı birer mizaca sahip olan bu iki kişi, pek de mutlu bir evlilik sürdürmemektedir, Yusuf’un eve gelmesiyle de karı koca arasındaki gerilim artar. Evliliklerinden Muazzez isimli bir bebekleri vardır.  Selahaddin Bey Yusuf’u kendi evladından ayırmaz, daima sever ve korur. Şahinde Yusuf’un evlat edinilmesine ve onlarla birlikte yaşamasına başlangıçta karşıdır. Ancak kendisi arkadaşlarıyla vakit geçirir eve uğramazken Muazzez’e Yusuf’un ağabeylik yapması kendisinin de işine geldiğinden, Yusuf’un varlığını artık kabul eder. Bir yıl sonra, Selahaddin Beyin tayini Edremit’e çıkar ve oraya taşınırlar. Yusuf burada 19 yaşına gelir. Romanın asıl konusu, buradan sonra Yusuf’un başına gelenler ve Edremit’te yaşananlardır.

Kitabın başkahramanı olan Yusuf, yaşadığı tüm şaşkınlıklara, hayal kırıklıklarına ve acılara rağmen hiçbir zaman sevgisinden, sevdiğinden ve sevdiğinin sevgisinden şüphe etmiyor. Sözde popüler romanlar ve yerli dizilerde görmeye alıştığımız ve artık bıktığımız, en küçük bir yanlış anlamada köprüleri yıkan, sevdiğini suçlayan, depresif hareketler sergileyip insanı sevdiğine pişman eden iradesiz ve kontrolsüz erkek tipinden uzak, sevgisine sadık, aşkının peşinde koşan ve anlayışlı bir erkek olmasıyla Türk edebiyatının en romantik karakteri kabul ediliyor.

Romanda, romantik felsefeden kaynaklanan zengin ve fakir, zalim ve mazlum, saf olanla yozlaşmış olan, doğal hayat ve yapay hayat, köy ve kent, medeniyet ve tabiat arasındaki karşıtlıklar ön plana çıkarılıyor. Sabahattin Ali genelde toplumsal gerçekçilik izinde yürürken bu romanında romantik edebiyata yaklaşıyor, oldukça akıcı ve içten bir dil kullanıyor. Yaşanan her olayı son derece detaylandırarak anlatıyor ancak okurken bir an dahi bu detaylardan sıkılmıyorsunuz. Öğrendiğimiz her ayrıntı hikayenin ilerleyişine katkıda bulunuyor, bizi Yusuf’a daha yakın hissettiriyor ve bir dostun başından geçenleri dinlercesine olaya ilgi duymamızı sağlıyor. Anlatılan olayların tamamı aksiyon dolu olmasa dahi yüzlerce sayfa hiç sıkmadan su gibi akıp gidiyor. Bir oturuşta oturup bitirmemek işten bile değil!

Ve işte birkaç alıntı:

Bizim küçük Anadolu şehirlerimizde bu müzmin evlenme hastalığı daim hüküm sürmektedir. En kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar ve kör gibi, önlerine ilk çıkanla evleniverirler. Tabii bu evlenmede herhangi bir müşterek hayattan ziyade, erkek için evde bir kadın bulunması; kız için de “münasipçe bir kısmet” varken kaçırılmaması düşünülmüştür. Bu izdivaç mikrobu evlendikten sonra faaliyetine başlar: Evvelce birtakım emelleri olan, yükselmek, kendini göstermek, eser vermek isteyen adamlara bir kalenderlik, bir lakaytlık gelir. Evde meram anlatmaya asla imkan olmayan, seviyesi, ahlak telakkisi, dünyayı görüşü ve itiyatları ayrı bir mahlukla daimi bir beraberlik insanı dış hayatta da bedbin yapar ve bütün insanlardan şüpheye düşürür. Evlendikten sonra bir adamın bütün gayesi ve istikbal düşüncesi, bir kere içine girmiş bulunduğu ve şimdi mukadder telakki ettiği bu belayı ses çıkarmadan ve dosta düşmana pek belli etmeden sürükleyip götürmek, onda herkes tarafından söylenen, fakat kimse tarafından bulunamayan meziyetler ve saadetler araştırmaktır.

Anası onu gezmeye götürürken bir saat saçlarını düzeltmeye uğraştığı halde, ne anasının ne babasının aklına bu kafanın içiyle de bir parça meşgul olma düşüncesi gelmemişti. Onlar işportaya konan bir elma gibi onu süsleyip temizlemişler, parlatmışlar, sonra yağlı bir müşteriye okutmuşlardı. Kız yetiştirmekten gaye de bu değil miydi?

Varlığı büyük boşlukları dolduracak mahiyette değildi; fakat yokluğu müthişti…

Fakat her şey geçer, her şey unutulur. Kendini bir felâketin içinde kaybetmenin mânâsı yoktur. İnsan birazcık da kalender olmalıdır!

Hayatta hiçbir şey ona kıymetli görünmemiş, peşinden koşmak, erişmek, sahip olmak arzusunu vermemişti. Etrafına daima bir yabancı gözüyle bakmış, hiçbir yere bağlanmak arzusu duymamış, bu yalnızlığının gururu içinde memnun olmaya çalışmıştı. Şimdi İlk defa bir şey istiyor, hem de korkunç bir şiddetle istiyordu. Fakat niçin bu istek bir imkansızlıkla beraber gelmişti? Niçin hayatının en büyük arzusunu, şimdiye kadar belki yine içinde, fakat en gizli yerlerde saklı duran bu arzuyu, hapsedildiği yeri parçalayarak ortaya çıkar çıkmaz öldürmeye mecbur kalıyordu? Niçin? Kimin için?

Geçen günleri bir daha geri getirmek mümkün değildi ve sadece hatıralar, iki insanı birbirine bağlayacak kadar kuvvetli değildi.

1 0 0 0 0 0
YORUMLAR

En az 10 karakter gerekli
Tüm Yorumlar (1)

Sıradaki haber:

Konut kredisinde faiz düştü, fiyatlar arttı

Yazarlar
Video
Galeri
Sabah Haberi'e üye olun

Zaten üye misiniz ? Buraya tıklayarak Üye girişi sağlayabilirsiniz.

Sabah Haberi'e giriş yapın

Henüz üye değil misiniz ? Buraya tıklayarak Üye olabilirsiniz.